31 Mayıs’ta Finlandiya’daydım. Ne aldığım ödülün, ne söylediğim şarkının anlamı kalmıştı saatlerce uzak olduğum memleketimde olup bitenleri öğrendiğim o an. Gözyaşlarıyla vatanıma kavuşmayı diliyor olanları takip ediyordum saçma sapan İskandinav kanallarından. Finlandiya’yı ayağa kaldırmayı, “Ülkem!” diye avazım çıktığı kadar bağırmayı istiyordum. O zamandan beri tekil şahıslar cümlelerden kalkmış, “biz” ve “direneceğiz” kelimeleri yerlerini almıştı. Kişisel üzüntüler, sevinçler önemsizdi. Önemli olan artık damarlara sığmayan coşkulu kanın son damlasına kadar özgürlüğü savunabilmekti.
Unutmuştum o sebeple. İyi mi olacak kötü mü olacak diye düşündüğüm gün gelip çattığında tek istediğim güzel günler göreceğimiz aydınlık zamanlara kadar uyumaktı.
Sonra kapı çaldı.
Bugün her şeyi unutup, sadece bir günlüğüne mutlu olmaktan ibaretti.
Bugün doğum günümdü.
Gizlice, fazla bahsetmeden az kişiyle kutlanan; yaygara koparmaksızın, sessizce gülümsenen gündü. Belki de en duygusalıydı o kadar senenin içinden. Mektuplarla ağladığım; yuvamda, İzmir’imde hissettiğim, 1911 yılından kalan İzmirli Rumların müziklerini dinleyip 1920’nin İzmir’ini, Smyrna’sını okuyabildiğim, hala delilercesine sevdiğim balonlarla 31 Mayıs’tan beri ilk defa gülümseyebildiğim, İzmirli olduğum için İzmir’i çağrıştıran her şeye ve her anıya sahip olabildiğim gündü.
Karşıyaka’yı koydum arka plana, müziğimi açtım, bir yanda kitabım, balonlarıma sarıldım ve ağladım. Öyle güzel ağladım uzun zaman sonra. Güzel insanlara sahip olduğum için ağladım. Bu zamana kadar güçlüklere karşı durabildiğimiz ve hala ayakta kalmayı başarabildiğimiz için ağladım. Meleklerin bizi terk ettiği anlarda atan kalbimizin bir olduğuna, hep sol yanımızda birbirimizde sahip olacağımıza ağladım.
Ve o müziklerle evimdeydim. İstanbul’da olup da ilk defa evime bu kadar yakın hissettiğim gecede; rengarenk bezler asılmış, cennet papağanlarının şarkılar söylediği, çimenlerinin üstü ahşap masalarla dolu o tavernada rakımı yudumladığımı hissettim. Mutluydum. Doğum günümde evimdeydim.
Başucumdan hiç ayırmadığım, hüzünlendiğimde resimleriyle içimi ısıtıp sarılarak uyuduğum Küçük Prensi duvarıma asabildiğim, onu gerçekten canlandırabildiğim gündü.
14 saatliğine sadece mutluluğu hissetmeyi dilediğim, mumları üflerken yine “huzur” dediğim gündü.
Küçük Prens ile bitmeliydi. Onu seslice okuyarak ve paylaşarak bitti.
Devamlı çektiğim burnum, mutluluktan akan gözyaşlarımla uzun zaman sonra huzurla kapatacağım gözlerimle yazdığım bir yazı oldu bu da. Bitti.

